İlk 6 ayda Çin’den 26,3 milyar dolarlık ithalat yapan Türkiye’de, Temmuz ayıyla birlikte rakam 31,35 milyar dolara ulaştı. Ek gümrük vergileri, anti-damping önlemleri, gözetim uygulamaları ve korunma tedbirlerine rağmen Çin’in Türkiye ithalatındaki ağırlığı büyüyor. Ortaya çıkan tablo, yalnızca dış ticaret açığını değil, Türk sanayisinin üretim yapısını ve Çin’e olan teknolojik ve ara malı bağımlılığını da yeniden tartışmaya açıyor.

Türkiye'nin Çin ile dış ticaretindeki dengesizlik 2026 yılında daha belirgin hale geliyor.

Türkiye İstatistik Kurumu'nun verilerine göre Türkiye, 2026 yılının Ocak-Haziran döneminde Çin'den 26 milyar 310 milyon dolarlık ithalat gerçekleştirdi. Çin böylece açık ara Türkiye'nin en fazla ithalat yaptığı ülke oldu.

Aynı dönemde Rusya'dan 20,9 milyar dolar, Almanya'dan 13,5 milyar dolar ve ABD'den 9,6 milyar dolarlık ithalat yapıldı.

Çin'den yapılan ithalat 2025 yılının aynı döneminde 23 milyar 956 milyon dolar seviyesindeydi. Buna göre Çin ithalatındaki yıllık artış yaklaşık yüzde 9,8'i buldu.

Üstelik artış Temmuz ayında da devam etti.

TÜİK'in 28 Ağustos'ta yayımladığı son verilere göre yalnızca Temmuz ayında Çin'den 5 milyar 40 milyon dolarlık ithalat gerçekleştirildi. Böylece 2026'nın Ocak-Temmuz dönemindeki Çin ithalatı 31 milyar 350 milyon dolara çıktı.

Geçen yıl aynı dönemde bu rakam 28 milyar 594 milyon dolardı.

Başka bir ifadeyle Türkiye'nin Çin'den ithalatı 2026'nın ilk yedi ayında da yaklaşık yüzde 9,6 oranında artmış durumda.

Mevcut eğilimin yılın kalanında devam etmesi halinde Çin'den yıllık ithalatın 50 milyar dolar sınırının üzerinde kalması kuvvetli bir ihtimal. Nitekim Türkiye'nin Çin'den ithalatı 2025 yılında zaten yaklaşık 49,6 milyar dolara ulaşmıştı.

Çin birkaç yıl içinde Türkiye'nin bir numaralı tedarikçisi haline geldi

Sorunun boyutunu görmek için birkaç yıl geriye gitmek yeterli.

2022'nin ilk yarısında Çin'den yapılan ithalat yaklaşık 20,1 milyar dolardı. Bu rakam 2023'ün aynı döneminde 22,2 milyar dolara çıktı. 2024'ün ilk yarısında 21,3 milyar dolar seviyesinde gerçekleşirken, 2025'te 24 milyar dolara yaklaştı.

2026'nın ilk yarısında ise 26,3 milyar dolarla yeni bir zirve görüldü.

Çin'in Türkiye'nin toplam ithalatındaki payı da yükseldi. 2022'nin ilk yarısında yaklaşık yüzde 11,3 olan pay, 2026'nın aynı döneminde yüzde 13,9 seviyesine yaklaştı.

Daha çarpıcı gelişme ise Uzak Doğu'nun tamamında yaşanıyor.

2026'nın ilk yarısında Uzak Doğu ülkelerinden yapılan ithalat yaklaşık 49,7 milyar dolara ulaşırken, Avrupa Birliği ülkelerinden yapılan ithalat yaklaşık 55,6 milyar dolar seviyesinde kaldı. Böylece Türkiye'nin geleneksel tedarik merkezi Avrupa ile Uzak Doğu arasındaki fark hızla daraldı.

Türkiye'nin ithalat ekseninin giderek doğuya kaydığı görülüyor.

Asıl problem ihracat ile ithalat arasındaki uçurum

Çin ile ekonomik ilişkilerde asıl dikkat çekici nokta toplam ticaret hacminden çok ticaretin iki taraf arasındaki dağılımı.

Ticaret Bakanlığı verilerine göre Türkiye 2025 yılında Çin'e yaklaşık 3,3 milyar dolarlık ihracat gerçekleştirirken Çin'den yaklaşık 49,6 milyar dolarlık mal satın aldı.

Bunun sonucunda tek bir ülkeye karşı yaklaşık 46,3 milyar dolarlık dış ticaret açığı ortaya çıktı.

Türkiye'nin Çin'e ihracatında mermer ve traverten, metal cevherleri, krom, bakır, demir, çinko, bor mineralleri ve benzeri hammadde ağırlıklı ürünler öne çıkıyor.

Çin'den yapılan ithalatta ise tablo oldukça farklı.

Telefonlar, bilgisayarlar ve otomatik bilgi işlem makineleri, elektronik cihazlar, haberleşme ekipmanları, makineler, kompresörler, dönüştürücüler ve çeşitli sanayi girdileri öne çıkıyor.

Dolayısıyla Türkiye bir taraftan Çin'e önemli ölçüde hammadde ve düşük veya orta katma değerli ürün satarken, diğer taraftan yüksek katma değerli elektronik, makine, ekipman ve sanayi girdileri satın alıyor.

Bu yapı ticaret açığının neden kalıcı hale geldiğinin de önemli göstergelerinden biri.

Hükümet yıllardır Çin ürünlerine karşı tedbir alıyor

Ortaya çıkan tablo, Türkiye'nin Çin kaynaklı ithalata karşı hiçbir önlem almadığı anlamına gelmiyor.

Tam tersine Ticaret Bakanlığı son yıllarda oldukça geniş bir ticaret politikası savunma mekanizması uyguluyor.

İlave gümrük vergileri, dampinge karşı vergiler, sübvansiyona karşı önlemler, ithalatta gözetim uygulamaları, korunma önlemleri, ürün güvenliği denetimleri ve belirli ürünlerde tarife dışı düzenlemeler bu araçların başında geliyor.

Ticaret Bakanlığı'nın açıkladığı verilere göre 2025 yılında Türkiye'de 130 adet dampinge ve sübvansiyona karşı tedbir yürürlükte bulunuyordu. Çin menşeli ürünler de bu uygulamalarda önemli bir yer tutuyor.

Sentetik iplikten güneş paneli bağlantı kutularına, sodyum glukonattan fotovoltaik panel çerçevelerine kadar farklı ürün gruplarında Çin menşeli ürünlere yönelik soruşturmalar yürütüldü.

2026 yılında da korumacı düzenlemeler devam etti.

Ticaret Bakanlığı, 11 Temmuz 2026'da yapılan düzenlemelerle 18 ayrı ürün grubunda gözetim düzenlemesi gerçekleştirildiğini ve Türkiye'de uygulanan Gözetim Tebliği sayısının 192'ye ulaştığını açıkladı.

PET reçinesi gibi bazı ürünlerde ton başına korunma önlemleri getirilirken, çeşitli sanayi ürünlerinde ilave gümrük vergileri uygulanmaya devam ediyor.

Buna rağmen Çin'den ithalatın artması, meselenin yalnızca gümrük vergileriyle çözülemeyecek kadar yapısal olduğunu gösteriyor.

Neden vergiler Çin ithalatını durduramıyor?

Çünkü Türkiye'nin Çin'den aldığı malların tamamı nihai tüketim ürünlerinden oluşmuyor.

TÜİK verilerine göre 2026'nın ilk yarısında Türkiye'nin toplam ithalatının yüzde 71,5'ini ara malları oluşturdu. Sermaye mallarının payı yüzde 14, tüketim mallarının payı ise yüzde 14,1 seviyesinde gerçekleşti.

Bu yapı önemli bir gerçeğe işaret ediyor:

Türkiye ithalatının önemli bölümünü tüketmek için değil, üretmek için yapıyor.

Çin de elektronik komponentlerden makine parçalarına, elektrikli ekipmanlardan kimyasal girdilere, güneş enerjisi ekipmanlarından bilgisayar ve haberleşme teknolojilerine kadar küresel sanayinin en büyük tedarikçilerinden biri.

Dolayısıyla Çin'den gelen bir ürüne vergi konulması her zaman ithalatı ortadan kaldırmıyor.

Eğer aynı ürün Türkiye'de yeterli miktarda veya rekabetçi maliyetle üretilemiyorsa Türk sanayicisi daha yüksek vergi ödeyerek ürünü yine ithal etmek zorunda kalabiliyor.

Bu durumda koruma tedbiri ithalatı azaltmak yerine ithal girdinin maliyetini yükseltebiliyor.

Türk sanayicisi açısından madalyonun iki yüzü var

Çin ithalatının Türk sanayisine etkisini yalnızca "iyi" veya "kötü" şeklinde değerlendirmek mümkün değil.

Ucuz Çin ürünlerinin Türkiye pazarına yoğun şekilde girmesi özellikle tekstil, plastik, makine yan sanayi, elektronik, güneş enerjisi ekipmanları, metal ürünleri, küçük ev aletleri ve bazı tüketim mallarında yerli üreticinin fiyat rekabetini zorlaştırabiliyor.

Türk üreticinin enerji, finansman, işçilik ve diğer üretim maliyetleri yükselirken Çinli üreticilerin çok büyük ölçeklerde üretim yapabilmesi fiyat farkını daha da büyütebiliyor.

Bu durum uzun vadede bazı sektörlerde kapasite kullanımının azalmasına, yatırımların ertelenmesine, işletmelerin ithalatçı konumuna geçmesine ve üretim kabiliyetinin kaybedilmesine kadar uzanan riskler oluşturuyor.

Özellikle Türkiye'de üretilebilecek bir nihai ürünün Çin'den sürekli ithal edilmesi, istihdam ve yerli katma değer açısından olumsuz sonuç yaratıyor.

Ancak diğer tarafta farklı bir gerçek bulunuyor.

Çin'den ithal edilen makine, elektronik parça, komponent ve ara mallarının önemli bölümü Türk fabrikalarının üretiminde kullanılıyor.

Çin'den uygun maliyetle alınan bir makine veya ara malı Türk şirketinin üretim maliyetini düşürebiliyor, teknolojik dönüşümünü hızlandırabiliyor ve ihracatta rekabet gücünü artırabiliyor.

Bu nedenle Çin ithalatının tamamını sınırlandırmaya yönelik genel bir politika da Türk sanayisinin üretim maliyetlerini ciddi biçimde artırabilir.

Asıl mesele, "Çin'den ithalat yapılsın mı yapılmasın mı?" sorusundan çok, "Türkiye Çin'den ne ithal ediyor ve bunun ne kadarını rekabetçi biçimde kendisi üretebilir?" sorusunda düğümleniyor.

Koruma tedbirleri yanlış ürüne uygulanırsa sanayici de zarar görebilir

İthalatta koruma politikalarının en hassas noktası da burada ortaya çıkıyor.

Türkiye'de yeterli üretimi bulunan ve dampingli fiyatlarla ülkeye girerek yerli üreticiyi tehdit eden bir ürüne karşı vergi uygulanması sanayiyi koruyabilir.

Ancak Türkiye'de yeterince üretilmeyen bir ara mala yüksek vergi uygulanması durumunda sonuç tam tersine dönebilir.

Bu kez o ürünü kullanan yüzlerce Türk üreticisinin maliyeti yükselir.

Dolayısıyla koruma politikalarının ürün bazında, hatta mümkün olduğunca değer zinciri bazında tasarlanması gerekiyor.

Bir sektörü korumaya çalışırken başka bir sektörün uluslararası rekabet gücünü azaltmamak kritik önem taşıyor.

Çin'e bağımlılık artık yalnızca ticaret açığı meselesi değil

Türkiye açısından daha büyük risk stratejik ürünlerde ortaya çıkıyor.

Elektronik komponentler, telekomünikasyon ekipmanları, bilgisayar donanımları, güneş enerjisi teknolojileri, batarya sistemleri, elektrikli araç bileşenleri, makineler ve çeşitli endüstriyel ekipmanlarda Çin küresel üretimin merkezlerinden biri durumunda.

Bu nedenle mesele yalnızca Çin'e her yıl kaç milyar dolar ödendiği değil.

Bir ekonomik veya jeopolitik kriz durumunda Türk sanayisinin üretimini sürdürebilmek için hangi ürünlerde Çin'e bağımlı olduğu çok daha kritik bir soru haline geliyor.

Türkiye'nin Çin politikasının dış ticaret açığının ötesinde bir "stratejik bağımlılık haritası" üzerinden ele alınması gerekiyor.

Hangi ürün Türkiye'de üretilemiyor?

Hangisinin Türkiye'de üretimi ekonomik olarak mümkün?

Hangi ürün stratejik önem taşıyor?

Hangi Çin girdisi Türk ihracatçısının rekabet gücünü artırıyor?

Hangi ithal ürün doğrudan yerli üretimin yerini alıyor?

Politikanın bu ayrım üzerinden kurulması gerekiyor.

Çözüm Çin'den mal almamak değil, Çin'e satabilecek üretim yapısı kurmak

Türkiye'nin Çin ile dış ticaret açığını yalnızca ithalatı vergilendirerek kalıcı biçimde azaltması zor görünüyor.

Çünkü iki ülke arasındaki temel problem ithalatın yüksekliğinin yanında Türkiye'nin Çin'e ihracatının son derece düşük kalması.

Yaklaşık 50 milyar dolarlık ithalata karşı 3-4 milyar dolar düzeyinde kalan ihracat sürdürülebilir bir denge oluşturmuyor.

Türkiye'nin Çin pazarında tarım ve gıda ürünlerinden madenciliğe, kimyadan makineye, savunma ve havacılık yan sanayisinden sağlık teknolojilerine kadar daha yüksek katma değerli alanlarda ihracat kapasitesini artırması gerekiyor.

Aynı zamanda Türkiye'de üretilebilecek stratejik ara malları için uzun vadeli yerlileştirme programlarının oluşturulması önem taşıyor.

Buradaki kritik nokta, her şeyi Türkiye'de üretmeye çalışmak değil; dış ticaret açığını büyüten, stratejik bağımlılık oluşturan ve Türkiye'nin rekabet avantajı geliştirebileceği ürünleri doğru belirlemek.

Sadece gümrük duvarları yeterli görünmüyor

2026 verilerinin ortaya koyduğu sonuç oldukça açık.

Türkiye Çin ürünlerine karşı çok sayıda koruma tedbiri uygulamasına rağmen Çin'den ithalat azalmıyor; aksine büyüyor.

2025'in ilk yarısında 23,96 milyar dolar olan Çin ithalatı, 2026'nın ilk yarısında 26,31 milyar dolara yükseldi. Temmuz sonunda rakam 31,35 milyar dolara ulaştı.

Çin artık Türkiye'nin yalnızca ucuz tüketim ürünleri aldığı bir ülke değil. Türk sanayisinin makine, teknoloji, elektronik ve ara malı tedarik zincirinin önemli parçalarından biri haline gelmiş durumda.

Bu nedenle Türkiye'nin önündeki mesele basit bir ithalat kısıtlama politikasından çok daha kapsamlı.

Bir tarafta dampingli veya aşırı düşük fiyatlı ithalata karşı yerli sanayinin korunması, diğer tarafta Türk üreticisinin ihtiyaç duyduğu rekabetçi girdilere erişimin devam ettirilmesi gerekiyor.

Bunun yanında Çin'e yapılan 3-4 milyar dolarlık ihracatın çok daha yukarı taşınması, kritik ara mallarında yerli üretim kapasitesinin geliştirilmesi ve alternatif Asya tedarik merkezlerinin oluşturulması gerekiyor.

Aksi halde Türkiye her yıl yeni gümrük vergileri ve koruma tedbirleri açıklasa bile Çin'e karşı verdiği dış ticaret açığını kontrol etmekte zorlanmaya devam edebilir.

Veriler, sorunun artık yalnızca "Çin'den çok ithalat yapıyoruz" meselesi olmadığını gösteriyor.

Asıl mesele Türkiye'nin üretim modelinin hangi noktalarda Çin sanayisine bağımlı hale geldiğini belirlemek ve bu bağımlılığı Türk sanayisinin rekabet gücünü yok etmeden azaltabilecek uzun vadeli bir sanayi politikası oluşturmak.

Çünkü 26,3 milyar dolarlık ilk yarı ithalatı ve yedi ayda ulaşılan 31,35 milyar dolarlık seviye, gümrük tedbirlerinin tek başına yeterli olmadığını gösteren en somut göstergelerden biri olarak önümüzde duruyor.